Archive for the ‘Makaleler’ Category

Nejdet Sançar’ın 1944 Türkçülük Davasındaki Savunması

Pazartesi, Mayıs 10th, 2010

Beni beraat ettirin demeyeceğim çünkü benim için suç olarak gösterilen şey bu toprakları, bu ırkı sevmekten başka birşey değildir.

Yurdumu ve ırkımı seviyorum, onun içindir ki Türk ırkçısıyım.

Bu sevginin manasını anlamayanlara sözüm yok.
Eğer bu günahsa beni mahkum ediniz. Bu mahkumiyeti övünçle kabul ederim, şeref sayarım.

Sizden adalet bekliyorum da demeyeceğim çünkü bu mahkeme adil değilse, o zaman büsbütün manasızdır.
En büyük mahkeme olan tarihin huzurunda alnı açık bir Türk oğlu olarak, hiç endişem yok.
On ayı doldurmakta olan ve büyük kısmı tahta masalarda yatmakla geçen hürriyetsizliğimi, millet yolunda çekilmiş, şerefli bir felaket olarak sayıyorum.

Duvarlar, ezilmiş hayvanların kan lekeleri ve rengini kaybetmiş, köpeklerin bile yatmayacağı pis hücrelerde geçen haftalarım içinde bir ışık sızacak kadar küçük deliği olmayan, tavanı basık bir inde, hayır bir in değil, mezarda, ışığa güneşe ve hayata hasret çekerek geçirdiğim günlerim, uykusuz gecelerim, yarın benim için acı fakat övünçlü hatıralarım olacaktır.
Bunlardan yılmış değilim. Bilakis bahtiyarım.

Yuvamın dağıtılmış olmasına, eşimin bir Türk anası olmak şerefini kazanacağı günlerde çektiği dayanılması güç ızdırapları ve akıttığı gözyaşlarını unutmamış olmama ve bugün hayat kavgasında minimini yavrusuyla tek başına kalmış olmasının ruhunda yarattığı fırtınalara rağmen bahtiyarım.

Türk’ü sevdim, seveceğim.
Ama bunun sonunda ızdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş.
Hepsi kabul!

Türk Irkı sağolsun!

Az da Olsa Gülelim Ağlanacak Halimize

Cumartesi, Nisan 24th, 2010

ÇOCUK : çocuk babasına sorar: “baba politika nedir?”
BABA : baba söyle der: “bak oglum, ben eve para getiriyorum, öyleyse ben kapitalistim. annen parayi yönetir, öyleyse o hükumettir. deden paranin doğru idare edilip edilmedigine dikkat eder, öyleyse o da sendikadir. hizmetçi kiz ise isçi sınıfıdır. bizlerin ise tek hedefi vardir, senin rahatligin. dolayisiyla sen de halk’ sın. ve altinda bezi ile yatan küçük kardeşin ise gelecektir. söyle bakalım anlayabildin mi?”

Çocuk düşünür ve o gece babasının anlattıklarını düsünecegini söyler. gece yarısı çocuk uyanır. çünkü küçük kardeşi altına pisletmiş tir ve ağlamaktadır. ne yapacağını bilemeyen çocuk anne ve babasının yatak odasına gider. annesi yalnız ve derin bir şekilde uyumaktadır, öyle ki onu uyandıramaz. hizmetçi kızın odasına gider. bakar ki babası hizmetçi kizla yatmaktadir. dedesi de pencereden gizlice onları izlemektedir. hepsi öyle mesguldürler ki çocuğun orada olduğunu fark etmezler bile. çocuk hiçbir şey yapamadan yatağına geri döner. Ertesi sabah baba çocuga kendince politikanin ne olduğunu anlatmasını ister.

ÇOCUK : “evet” der çocuk, “kapitalizm” isçi sınıfını kötüye kullanıyor… sendika bunu seyrediyor… bu arada hükumet uyuyor… halk ise dikkate alınmıyor… ve gelecek bokun içinde yatıyor!

iste politika budur…

Dunning-Kruger Sendromu

Çarşamba, Nisan 7th, 2010

Televizyon izlerken birilerine bakıp da “Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş” diye düşündüğünüz oldu mu hiç?

Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara bakıp “Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez?” diye iç geçirdiniz mi?

Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD’li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı: “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.”

Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı: (daha fazla…)

Hakkımda

Pazartesi, Mart 1st, 2010

Dün Canım olan yarın Düşmanım olmaz benim
Yaşananların hatrı hep saklı kalır,
Hatırları hep sorulur selamları hep alınır…

Sildiklerim vardır bir de, onlar yanlışlarım ve pişmanlıklarımızdır
Adları anılmaz, hatırları sorulmaz,
Sadece beddualımızdır

Vicdanla birlikte, şeref ararım ben sevdiklerimde
Her zaman doğru değildir elbet seçimlerim
Zaman gelir şerefsizleri de severim

Her yerde gözüm kulağım vardır benim
“Eksik söylemek yalan söylemek değildir” mantığındaki “Çok Dürüstler”?
Beni değil, kendilerini kandırırlar yalnızca
Bilmezden gelişlerim, aptala yatışlarım
Kaybetme korkumdan değil,
Karşımdakinin yalan söyleme potansiyellerine olan merakımdandır…

İnkar olmaz benim hayatımda
Yaşananı, “yaşanmamış” Saymam
Sayanları da, SAYMAM

Kelimelere sığmaz, Sayfalar sürer beni anlatmak
Yaşan bilir beni, yaşamayan anlamaz…

da benim evrim teorim…

Pazar, Şubat 7th, 2010

evet bugün evrim teorisi üzerine yazacağım. fakar darwin kıl tüy ilgilendirmiyor beni. ilk okuldan beri abilerimizden,arkadaşlarımızdan ve jenna jemeson dan öğrendiklerimizden yola çıkarak yazıyı tamamlayacağım.

efendim darwin dedim de öyle de bir bok vardı dimi? maymun dan insana.. hayır o öyle değil işte.insanoğlu hayata gözlerini ilk defa portakalda vitamin olarak açar. daha sonra er kişi’nin bu portakalı yemesiyle birlikte mideyle idrar yolları nın buluştuğu yoldan testislere kayar ve yaşamını belli bir süre sperm olarak sürdürür.bakın daha vitaminken yapmışız ilk çakallığı.. daha sonra baba nın anneyle ilişkiye girme arzusunu beklemek gerekir ki yaşamınızın geri kalanını kanalizasyonda geçirmek gibi bir tehlike de vardır.okadar detaya inmeyeceğim. neyse dişi insanla er kişi ilişkiye girdikten sonra penis ten mermi gibi fırlayıp, milyonlarca rakibimizi geride bıraktıktan ve hızımıza yetişenleri rahim duvarına çarptırmak suretiyle öldürdükten sonra yumurtalığa ulaşırız.peki bununla yetinirmiyiz? tabiki hayır. yumurtalığı dölleriz bir de arsızca. anne şefkati burada kendini gösterir.dişi nin yumurtalık hücreleri falan bizi besler. yedirir, içirir ortalama 9 ay sonra gerektiği kadar puştluk ve ibnelik yöntemleriyle ulaştığımız anne karnın dan dışarı çıkarız. ve doktor kişisi bütün yaptıklarımızı biliyormuş ve cezalandırıyormuşcasına g.tümüze yapıştırır tokadı. bitti mi? bitmedi. hayat yeni başlıyor. sömüreceğimiz çok insan, yapacağımız bol bol şerefsizlik bizi bekliyor. bunu en iyi şekilde yapanlar en iyi yerlere gelicekler. arada istisnalar da olucak tabi. iyi adamın kazanması, kötü adamın kaybetmesi gibi. neyse yazı politikleşmeden kaçayım ben.

Aç Adam…

Çarşamba, Ocak 13th, 2010

Aç Adamdan Asalet Olmaz…
Aç Adamdan Erdemlik Olmaz…
Aç Adam Özgür Olmaz…

Ondan Cesaret Beklemeyin…

Müşteri’den duymaktan nefret ettiğim sözler

Salı, Ocak 5th, 2010

Internet tasarımcısı olmanın en zor açılarından birisi de, olayı tam olarak anlamayan müşterilerle ilgilenmektir. bu yazıda, müşterilerden duyabileceğiniz ve internet tasarımcılarının işini zorlaştıran cümlelere değineceğiz.

“olukça kısıtlı bir bütçem var, olabildiğince ucuz bir şey istiyorum.”

müşteri, sağlamış olduğunuz servise gereken değeri vermiyor ve sizi ucuz görüyor demektir. internet tasarımcıları da bir şekilde para kazanmak ve hayatlarına devam etmek zorundadırlar. eğer projenin bütçesi gerçekten de harcadığınız zamana değemeyecek ise, bu müşteriye yol vermenizi öneririm. nasıl mı?
“beyfendi, benim saatlik ücretim xx-tl. eğer bu ücret karşılığında projeyi yaptırmak istiyorsanız, projenin ayrıntılarını anlatan bir yazı göndermenizi isteyeceğim.”

“bunu ben kendim de yapardım ama …”

bu tip müşteriler genelde profesyoneldir; ancak işin zaman alan kısmını başkalarına yaptırmak isterler. veya amatör bir tasarımcıdır ve kendisini seninle aynı seviyede göstermek istiyordur. buradaki düşünce şudur: “nasılsa ben de senin yaptığın işi yapabilirim, o yüzden fazla ödemem gerekmiyor.” hadi canım? niye tasarımı ve servis süreçlerini ben yapıyorum o zaman. böyle projeler düşük bütçeli olmakla kalmaz, sizi de yönlendirmeye çalışırlar. çözüm mü? çok basit. “özür dilerim ama şu an yoğun bakım faaliyetleri ile meşgulüm ve sizin işinize bu dönemde vakit ayırabileceğimi hiç sanmıyorum, teşekkürler”.

“biraz sıkıcı ama.. sadece bir ‘pizza’ yazacak işte.”

bu küçük cümle, çok uzun sürede tasarlanacak, paça donu desenli, yanarlı dönerli büyük bir logoya da denk gelebilir. görsel ögelerde abartmaya giderek farklı bir şekil yaratılmasını isterler; ancak tasarımınızın harmonisini bozarlar. daha kendileri ne istediklerinden dolayı, siz de onlara tam anlamıyla yardımcı olamazsınız. bu türdeki müşterilerle dikkatli olmalısınız. tasarım sizin işiniz, eğer tasarım galerinizi gururla gösterecek kadar kendinize güvenmiyorsanız, bu işe girişmek sizin için hüsranla sonuçlanabilir. müşteriye deneyimli olduğunuzu gösterin ve hafiften de nedenlerini açıklayarak yardımcı olun. zaten olayı sıkıcı bulduklarından dolayı, sizin de canınız sıkılabilir haberiniz olsun.

“bu arada, bunu bir de blog temasına çevireceğiz.”

genişleyen ve değişen iş tanımı, hiçbir internet tasarımcısının isteyeceği bir şey değildir. eğer baştan böyle bir anlaşmanız yoksa bu tanım genişlemesini canınızı oldukça sıkacaktır. anlaşmadığınız bir şeyi istemenin verdiği rahatsızlık dışında, karşınızdakinin işin teknik alt yapısı hakkında hiçbir bilgisi olmaması da cabası. işiniz için yaptığınız tasarım, kodlama, doğru platform seçme gibi bütün tercihleri de alt üst edebilir. en iyisi mi işin en başından neyi yapacağınızı ve neyi yapmayacağını iyi belirleyin. zaten belirli bir seviyenin üzerinde çalışmalar yapan birisiyeniz sözleşmelerinizde bunu büyük harflerle yazdığınızdan da eminim. ve bu plana da şu sözlerle sadık kalın; “elbette efendim neden olmasın, yeni bir sözleşme daha yapalım, biliyorsunuz ki blog teması hazırlama fiyatım da xx-tl.”

“sizin [iletişim, ödeme, iş yapma] methodunuzu kullanmayı gerçekten istemiyorum. hadi onun yerine şu yöntemi uygulayalım.”

daha işin başındasınız, oturmuş müşterinize işleri nasıl yaptığınızı anlatıyorsunuz, ancak kendisi sizin yöntemlerinizi beğenmiyor ve herşeyin kendi yöntemleriyle yapılmasını istiyor. küçük şeyleri kabul edin, bu sizin iletişim kurmak ve müşteri ihtiyaçlarını karşılamak konusunda istekli olduğunuzu gösterecektir. ancak fatura keserken sağlamış olduğunuz servislerin karşılıklarının alınmasındaki finansal güvenliğinizden asla taviz vermemenizi öneririm. verilebilecek cevap da örnek olarak şöyle bir şey olabilir: “ne demek istediğinizi anlıyorum ancak benim de bir çok müşteriyi idare ettiğim günlük bir rutinim var. bunu yapma sebebim de işimi etkili ve verimli bir şekilde yürütmek ve projeleri sizin için daha kısa sürede ve iyi bitiriyorum.”

“aynen şu [örnek bir site göstererek] siteden istiyorum. çalışması da benzer olacak.”

müşteriler, başka firmaların sayfalarını çok sık kopyalanmasını isterler. dikkatli olun, başka firmalara ait telif haklarıyla ve davalarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. bu tür işler, baştan yeni bir tasarım yapmakla, başka bir siteyi aynen koplama arasında gidip gelirler. i̇nternet tasarımcılığına başlandığında çok hoş gelen bir yöntem olsa da kendinizi geliştirdikçe bu tür işlerden uzak durmanız gerekiyor. peki nasıl davranmak gerekiyor? müşterinize, başka bir siteyi kopyalamanın yasal sorunlarından bahsedin. onun yerine, o site ile yarışabilecek kendi fikirlerinizi önerin. ayrıca, bir sitenin farklı olmasıyla kazanacaklarını belirtmeyi unutmayın.

“buna bir iki hafta içinde ihtiyacım var. sen ne kadar sürede yapabilirsin?”

bir çok müşteri, kendilerinin, sizin en önemli önceliğiniz olduğunu düşünürler. eğer yapmakta olduğunuz başka bakım/tasarım işleri varsa, tutamayacağınız son tarihler vermeyin. öyle yaptığınız taktirde uzun dönemde, her ikiniz de kaybedersiniz. komik olan şey ise, bu tür müşteriler, işin kendilerine ait olan kısmını da zamanında getirmezler. ve sizin şirket için internet tasarımı yapmanız dışında, metin, slogan ve reklam hazırlamanızı da isterler. (iç hesaplaşma: bir saniye kardeşim ben reklam ajansı veya endüstriyel reklamcı değilim.) böyle işlerle profesyonelliğinizden taviz vermeyin, sırf bitiş zamanına yetiştirmek için normalde yapmayacağınız şeyler yapmayın. müşterinin gerçekçi davranarak bir bitiş zamanı üzerinde anlaşın. unutmayın, daha anlaşmayı yapmamışken “zaten geç kaldık” demeleri, kendi sorunları, sizin değil…! eğer verdiğiniz zamanlama onlar için uygun değilse başka yerle çalışsınlar.

Martin Luther King

Pazartesi, Aralık 28th, 2009

Sadece kötülerin nefret dolu sözleri ve hareketleri için değil, iyilerin dehşet verici sessizliğinden ötürü de bu nesil pişmanlık duymalı…

(Martin Luther King)

Oku

Cuma, Aralık 18th, 2009

“Oku.” Allah’ın emirlerini tebliğ ile görevlendirdiği resulüne ilk verdiği görev. Peygamberimizin ümmî olduğunu ifade etmesine rağmen “Oku, seni yaratan Rab’inin adıyla oku, O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.” Israrıyla resulünün okumasını istiyordu. İnsan, eşref-i mahlûkattı. Yani yaratılmışların en şereflisiydi. Neden? Çünkü her şey onun içindi. Konuşabilen, düşünebilen, alet yapıp onu kullanabilen tek varlıktı. Maymunlar alet yapıp onu kullanamazlar. Papağanlar sesi taklitten öteye gidemezler. Hayvanlar çağrıyı algılayabilirler, yönlerini sevk-i tabilerine göre bulabilirler. Yumurtadan çıkan ördek, yüzmeyi okuluna gitmeden becerebilir; ama yumurtadan çıkan tavuk yüzemez. Yumurtadan çıkan kuş uçabilir, uçuş okuluna gitmeden bunu yapabilir; Ama yumurtadan çıkan kaplumbağa yavrusu uçamaz. Allah, insanı mükemmel yaratmıştır; Ancak “okumak, öğrenmek” konusunu onun aklına bırakmıştır.

Kurulu işletim sistemi ile belleği doldurmak, yeni programlar ile yeni ürünler elde etmek işini insanın kendisine bırakmıştır. Bu yüzden insanoğluna “Yerin altında ve üstünde ne varsa araştırın.” şeklinde kutsal kitabımız tarafından emir vermiştir. İlmî  araştırmalar yapmak bir görevdir. Sizce bütün dünyada okullar niçin vardır? Çocuklara ve gençlere hoşça vakit geçirtmek için mi? Yoksa doğal, biyolojik, beşeri ve sosyal olaylar üzerinde düşünmek, düşündükleri ile bilgiler oluşturmak, bilgileri teknolojide kullanmak, teknolojileri endüstri haline getirmek, sanayiden ticarete, oradan da insan hayatını kolaylaştırmak, dolayısıyla insanı hem dünyada hem de ahrette mutluk etmek değil mi?

Okumak, insanın çabasına bırakılan eylemdir. Okuyalım. Ama neyi? Sadece dini kitapları mı okuyalım? Sadece dini tahsil mi yapalım? Eğer öyle olsaydı hastalıklarımızı kime anlatacaktık? Arabalarımızı, giysilerimizi kim üretecekti. Yollarımızı, evlerimizi televizyon ve bilgisayarlarımızı kim yapacaktı? Okuyacağız… Dinimizi öğreneceğiz. Okuyacağız… Doğal olayları keşfedip yeni bilgilere, teknolojilere ulaşacağız. Okuyacağız… Evreni, dünyamızı ve kendimizi anlayacağız. Okuyacağız… Kültürümüzü unutmayacağız. Var olmak için okuyacağız. Okuyacağız… Cehaletten kurtulmak için okuyacağız. Hayatımızı kolaylaştırıp sonunda mutlu olmak için okuyacağız.

Kültür, insanın kendi dışında ürettiği her şeydir. Buna maddi kültür ve manevi kültür diyebiliriz. Maddi kültür; medeniyettir, uygarlıktır. Uygarlık, evrenseldir. Oysa manevi kültür; dilimiz, dinimiz, töre, gelenek, görenek ve alışkanlıklarımızdır. Bunlar milli hukukun temel kaynaklarıdır. Ulusaldır. Çünkü bir toplumu millet yapar. Fransızlar Fransızca konuşurlar. Türkler ise Türkçe konuşurlar. Türkler Türkçeyi unutup başka dilleri anadil olarak kullanmaya başlarlarsa asimile olmuşlar demektir. Ana dillerini unutmadan yaşadıkları ülkenin dilini iyi konuşurlar, onların hukuk kurallarına uyarlar ve içinde yaşadıkları toplum ile uyum halinde yaşarlarsa o ülkenin insanları ile entegre olmuşlar demektir. Asimilasyon yok oluş, entegrasyon uyum demektir.

Kültürümüzü unutmamak, aksine yaşamak için okumalıyız, çocuklarımızı okutmalıyız. Çünkü çocuklar bir milletin geleceğidir.

Ne mutlu okumanın önemini anlayanlara!.. Ne mutlu çocuklarının eğitimine önem verenlere!..
Yazan: Ramazan ÇAKICI

MEVLÂNÂ CELALEDDİN-İ RÛMİ

Cuma, Aralık 18th, 2009

“Mevlânâ” kelimesinin anlamı nedir?

Mevlânâ, “Efendimiz” anlamına gelmektedir. Gerek sağlığında, gerekse ölümünden sonra, saygı için bu adla anılmıştır. Mevlânâ “Molla Hünkâr” “Mevlay-ı Rum” (Anadolu’nun Efendisi) ve Mevlevi adlarıyla da anılmıştır.

Niçin Mevlana Celaleddin-i Rumi?

Çünkü Mevlana 802 yıl önce, 30 Eylül 1207 tarihinde doğdu. Bu yüzden 2007 Mevlana yılı olarak kutlandı. Bu kutlama kararı, Birleşmiş Milletlere bağlı UNESCO tarafından 3-15 Ekim 2005 tarihinde Paris’te alındı. Teklifi getiren ülkeler: Türkiye, Afganistan ve Mısır’dır. 2007 yılı Mevlana yılı oldu. Yıl içinde çeşitli kültürel etkinlikler gerçekleştiridi. Bu nedenle biz de Mevlana’yı kısaca sevenlerine hatırlatmayı düşündük.

Mevlânâ’nın Asıl Adı Nedir?

Asıl adı, Muhammed olan Celaleddin’in daha yaygın unvanı Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’dir. Ona Rumi denilişi, sanat ve düşünce hayatının o asırlarda diyarı Rum diye anılan Anadolu’da geçmiş ve bu yurtta ebedileşmiş olmasındandır. Horasan’ın (Afganistan Türkistan’ı) Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlânâ’nın Anne ve Babası Kimdir?

Babası Sultanu’l ulama (Bilginlerin sultanı) diye tanınan Bahattin Velet’tir. Annesi ise Mümine Hatun’dur.
Babası, çağının en büyük bilginlerindendi. Annesi Mümine Hatun ise Harzemşahlar İmp. hanedanından gelme bir prensestir.

Mevlânâ’nın Eş ve Çocukları Kimlerdir?

Mevlânâ, daha 18 yaşında iken Karaman’da babası tarafından Semerkandlı Hace Şerafettin’in kızı Gevher Hatun’la evlendirilmiş ve bu evlilikten iki erkek evladı olmuştu. Bunlardan ilk oğlu Sultan Veled, ikinci oğlu ise
Alaeddin’dir. Ancak Alaeddin, daha Mevlânâ hayatta iken 1262 yılında vefat etti. Mevlânâ birinci karısının vefatından sonra Konya’da Kerra Hatun’la evlendi. Bu evlilikten ise Muzafferüddin Alim Çelebi ile Melike Hatun dünyaya geldi.

Mevlânâ Kimlerden Ders Aldı?

Mevlânâ, ilk eğitimini babasından aldı. Babası, çağının en büyük bilginlerindendi. 12 Ocak 1231’de babasının ölümü üzerine, eğitimini Seyyit Burhanettin Tirmizi’nin yanında sürdürdü. Mevlânâ babasından Fen ve Din ilimleri, Tirmizi’den de Tasavvuf ilmini öğrendi. Onun hayatında dönüm noktası olan diğer bir âlimse Şemsi Tebziri’dir.

Mevlânâ’nın Babası, Horasan’dan Anadolu’ya Niçin Göç Etmiştir?

Harzemşahlar, Bahattin Velet’in manevi nüfuzundan çekinirlerdi. Bir süre sonra bu yüzden araları açıldı. Bunun üzerine Bahattin Velet, Belh’ten ayrılmak zorunda kaldı. O sıralarda Mevlânâ, daha küçük bir çocuktu. Babası ile birlikte, İran’dan, Bağdat’tan geçerek Hicaz’a geldi. Hac ibadetinden sonra da, Şam yoluyla, Anadolu’ya geçtiler. Anadolu’daki Selçuklu İmparatorluğunun ihtişamlı bir çağıydı. Bahattin Velet, Anadolu Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya’da çok büyük bir saygıyla karşılandı. Mevlânâ, yirmi dört yaşlarındaydı.

Mevlânâ’nın Anne ve Babası Nerede Öldü?

Mevlânâ’nın annesi Mümine Hatun Karaman(Larende) şehrinde, babası Bahattin Velet ise 1231 tarihinde Konya’da vefat etti.

Mevlânâ’nın Hayatındaki En Önemli Kişi Kimdi?

1244 yılında Konya’ya Tebrizli Mehmet Şemsettin adında bir derviş geldi. Bu esrarlı kişinin Pek yüksek duyguları ve görüşleri vardı. Tebrizli Şems’in Konya’ya gelişi Mevlânâ’nın hayatını büsbütün değişik bir yöne yöneltti. Mevlânâ o sıralarda 37 yaşlarındaydı. O güne kadar Mevlânâ; ciddi, ağır başlı büyük bir bilgin olarak tanınmıştı. Büyük bir fikir adamıydı. Tevrizli Şems’in gelişi ise Mevlânâ’nın duygu dünyasını alt üst etti ve onu bir gönül adamı hâline getirdi.

Şems-i Tebrizi, Konya’dan Neden Kaçtı?

Şems-i Tebrizi, Mevlânâ’nın duygu dünyasını alt üst etmiş ve onu bir gönül adamı yapmıştır. Şems, Mevlânâ’daki deha ateşini büsbütün tutuşturdu. Mevlana, Şems’ten başka herkesi ihmal etmeye başlamıştı. Bu durum, kendisini sevenleri de, çömezlerini de son derece üzüyordu. hatta Şems’i ölümle bile tehdit etmekten geri kalmadılar. Bu durumdan sıkılan Şems de, 1246 yılında, Konya’dan gizlice Şam’a kaçtı.

Şems-i Tebrizi Konya’ya Geri Döndü mü?

Mevlânâ, Şems-i 15 ay süren sohbetine dayanamamıştı. Onun gitmesiyle perişan oldu. Bu sonucu beklemeyen çömezleri ise, yaptıklarına pişman oldular. Şems’in Şam’da olduğunu biliyorlardı. Mevlânâ, dönmesi için ona birçok mektup yazdı. Sonra da, oğlu Sultan Velet’i 20 kişilik bir kafileyle Şam’a gönderdi. Mevlânâ’nın mektuplarıyla Şems, yumuşayarak, ayrılmasından 9 ay sonra 1246 yılında Konya’ya dönmeye razı oldu.

Daha Sonra Şems Nereye Gitti?

Mevlânâ, Konya’nın en yüksek, en aydın tabakası ile birlikte Şems’in meclisine devama başladı. Mevlânâ artık ne ders ne de vaaz veriyordu. Kendi iç dünyasına dalmıştı. Öğrencileriyle çömezleri bu durumdan da hoşnut olmadılar. Bu kuvvetli hoşnutsuzluk karşısında Şems, 1247 yılında ansızın ortadan kayboldu. Bu esrarengiz gidiş, hiçbir zaman aydınlanamadı.

Mevlânâ Nerede ve Ne Zaman Öldü?

Mevlânâ, bundan 736 yıl önce, 17 Aralık 1273 tarihinde 66 yaşındayken Konya’da öldü. Hastalığı, yüksek ateş yapan bir karaciğer rahatsızlığıydı. Cenazesinde, bütün Konyalılarla birlikte Hıristiyanlar ve Yahudiler de vardı. Türbesini Selçuklu veziri Alemettin Kaysar yaptırdı. Mevlânâ’nın ölüm anına, Şeb-i arus (Düğün gecesi) denir. Bu gece, aşığın maşuğa (Allah’a) kavuştuğu gecedir.

Mevlânâ Nasıl Bir Kişiliğe Sahipti?

Mevlânâ, islâm ve gayri islâm bütün insanlıkça beğenilmiş bir sanat adamıdır. Fikir ve kişi özgürlüğüne olağanüstü değer vermiş, insanı adeta kutsal bir varlık derecesine yükseltmiştir. Sonsuz derecede hoşgörülüdür. Büyük bir Türk şairi ve mutasavvıfı, bilgin ve fikir adamıdır. En kötü insanı bile, bağışlanmaya, sevilmeye laik görür. Pakistan’ın dev şairi Muhammed İkbal’e ilham kaynağı olmuştur. Alman şairi Goethe’yi ve ünlü ressam Rembrant’ı derinden etkilemiştir.

Mevlânâ Şiirlerini Niçin Farsça Yazmıştır?

Mevlânâ’da Türklük sevgisi çok güçlüdür. O yüzyılda Türkçe, Anadolu’da ileri bir şiir dili olarak, daha gelişmemiş bulunuyodu. Mevlânâ da bu yüzden şiirlerini Farsça yazıyordu. Hatta buna üzülerek söylediği şu mısra pek ünlüdür: “Aslem Türk-est egerci hinduguyem” (Her ne kadar Farsça söylüyorsam da, aslım Türk’tür.)

Mevlevi Tarikatı Nedir?

Mevlânâ Celaleddin-i Rumi tarafından kurulan, oğlu Sultan Velet tarafından tanzim edilen bir tarikattır. Şems-i Tebrizi Mevlânâ’nın hayatında bir dönüm noktasıdır. Şems, Mevlânâ’yı kitapların dışında ki sırlara ermek yolunda, ileri bir iman ve heyecan alemine götürür, Ona sema zevkini tattırır, onu Ney’in büyülü dünyasına sokar.

Çelebi: Tarikatın başına denir. Mevlânâ’nın torunlarından seçilir. Konya’da Mevlânâ’nın türbesi olan dergâhta otururdu.

Şeyh: Mevlevî hanenin başına şeyh denirdi. Şeyh, dedeler arasından seçilirdi; yalnız şeyhliği Çelebinin tastik etmesi gerekirdi.

Dede: 1001 günlük çileyi tamamlayan dervişe denirdi.

Sema: Mevlevi dervişlerinin ney, nısfiye gibi çalgılar eşliğinde, kollarını iki yana açıp, sağ avucunu gökyüzüne, sol avucunu yeryüzüne döndürerek Hakk’tan alıp halka dağıtarak yaptıkları ayin.

Ayin: Mevlevî dervişlerinin katıldığı müzikli raks töreni. Aynı zamanda tören esnasında okunan şiirlerede ayin denirdi. Ayinde, “Mutrip” denilen saz heyetiyle “Ayinhan” denilen okuyucular bir “Ayin-i Şerif” çalıp okurlar. Dervişler de bu nağmeye uyarak, “Sema” raksı yaparlar, kendilerinden geçercesine dönerler.

Ney: Türk müziğinde ve özellikle tasavvuf müziğinde yer alan kaval biçiminde, yanık sesli, kamıştan bir üfleme çalgısıdır.

Nısfiye: Bir çeşit kısa ney.

Eserleri Nelerdir?

1. Mesnevi: 6 cilt, 25618 beyittir. Mesnevi tarzında fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün kalıbıyla yazılmıştır. Varlıkta birlik anlayışını hayali ve gerçek hikayelerle anlatır. Dili çoğunlukla Farsça’dır.

2. Divan-ı Kebir: Farsça yazılmış, 40380 beyitten oluşmuştur. Eser Farsça yazılmasına rağmen içinde Türkçe, Arapça ve hatta Rumça parçalara da yer verilmiştir.

3. Fihi Mafih
4. Mektubat
5. Mecalis-i Seb’a

* Mevlana’nın 7 Öğüdü

1. Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
5. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
6. Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
7. YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.

Yazan: Ramazan ÇAKICI