Archive for the ‘Şiirler’ Category

Kim üzebilir seni SENDEN başka?

Pazar, Temmuz 4th, 2010

Sular yükselince, balıklar karıncaları yer.
Sular çekilince de karıncalar balıkları yer.
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir!
Çünkü kimin kimi yiyeceğine,
“Suyun akışı” karar verir… (daha fazla…)

Hocalı

Cuma, Mayıs 21st, 2010

Ben Azeri Türküyüm, duy beni özgür dünya!
Mazlumsa Türk suskunsun, haçlıysa cazgır dünya!
Yeter artık yeter be çağdaş dünya, hür dünya!

Hocalı’nın yasıyla gök çıkar kara bağla
Yüreğimde yangın var, yüreğim Karabağ’la (daha fazla…)

Yıkıldı Duvarlarım

Perşembe, Nisan 8th, 2010

Küçücük bir söz bile söylemedin
Acım vardı hiçbir şey demedin
Gittin anlamsız kaldı gecelerim
Önümde sorular ve alışkanlıklar

Söz, söz tutulmak için verilirmiş sevgilim
Vazgeçtin işte benden ve bu şehirden neyleyim

Yıkıldı duvarlarım
Önümde binlerce insan
Aşkım bir hiç
Sonu yerle yeksan
Yıkıldım derin
Kalbim delik deşik
Ömrüm senin
Nerdesin koca adam

Hiçbir ben kalmadı ardında bıraktın
Benden geçti artık anladım
Arkamda kocaman dağlar vardı
Önümde birsürü çıkmaz yollar

Acı Hatıralar

Salı, Mart 9th, 2010

Acı HatıralarAcı hatıralarla bu evde
Bitmekte gün yine kederli…
Sıkıldım bu sefer hakketen
Büsbütün dağıttım kendimi…

Ben bu saatten sonra hizaya gelsem ne olur?
Ben bu saatte sevdayı bulsam ne olur?

Aklıma gelenleri söylemem lazım
Lafımın arkasaında durup dönmemem lazım
Eğilmeden, kırılmadan dimdik ayakta
Hatta, belki bu şehri terketmem lazım…

Yolların Sonu

Çarşamba, Şubat 24th, 2010

Hüseyin Nihal Atsız

Bu gün yollanıyorken bir gurbete yeniden
Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
itler bile gülecek kimsesizliğimize

Gidiyorum: gönlümde acısı yanıkların…
Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda.
Dün benimle birlikte gülen tanıdıkların
Yalnız bir hatırsı kaldı artık yanımda.

Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına.
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin
Değişilir topuda bir sokak kaltağına.

İster düşün… Kendini ister hayale kaptır…
Uzar uzar, çünkü hiç sonu yoktur yolların.
Bakarsın aldanmışsın, gördüğün bir seraptır
Sevimli bir hayale açılırken kolların.

Ey doğunun anlımı serinleten rüzgarı!
Ey karanlıkta bana arkadaşlık eden ay!
Arzularım bir oktur, aşar ulu dağları.
Düştüğü yer uzakta “DİLEK” adlı bir saray.

O sarayda bulunca Tanrılaşan erleri
Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.
Hepsi sussa da “Kür şad” uzatarak elini;
“Hoş geldin oğlum ATSIZ, kutlu olsun! ” diyecek.

Hüseyin Nihal Atsız (1932)

Geri Gelen Mektup

Pazartesi, Şubat 22nd, 2010

Ruhu mu ateş yoksa o gözler mi alevden
Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu
Pervane olan kendini gizler mi alevden
Sen istedin ondan bu gönlüm zorla tutuştu

Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse
Her şey silinip kaybolurken nazarında
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse…

Ey sen ki kül ettin beni olmaz yakışınla
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla
Hançer gibi keskinler çiçekler gibi ince
Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince

İçimdeki azgın devi rüzgarlara attım
Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım
Gözler ki birer parçasıdır sende ilahın
Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın

Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin
Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin

Hüseyin Nihal Atsız
[audio:http://www.fahrettinaksoy.com.tr/wp-content/uploads/OsmanOztuncGeriGelenMektup.mp3]

Vur

Pazartesi, Şubat 22nd, 2010

Ey Türk vur vatanın bakirlerine
Günahkar gömleği biçenleri vur
Kemikten taşlarla şarap yerine
Şehitler kanını içenleri vur.

Vur mukaddes hürriyet için
Dünyanın diktiği bayrak için vur
Her dinin sevdiği adalet için
Her yerde haykıran bir hak için vur.

Vur katilin o kızıl sapanları ile
Dünyaya ölümler ekenleri vur
Vur zulmün o kanlı urganları ile
Bir kavmi ipe çekenleri vur.

Vur çelik kolların kopana kadar
Olanca aşkınla şiddetinle vur
Son düşman son gölge kalana kadar
Olanca kininle şiddetinle vur.

Vur senin darbenden çıkacak ateş
İntikam isteyen bir milletindir
Alnında doğacak kırmızı güneş
Bu senin ilahi hürriyetindir.

M.Emin YURDAKUL

Dağlara Çıkmanın Tam Zamanıdır

Cuma, Şubat 12th, 2010

Zulme çatıp zalimle dövüştüğüm
Dertlenip te telaşına düştüğüm
Bağrımı yarıp ta kabir eştiğim
Dağlara çıkmanın tam zamanıdır

Ululardan bir kutlu ferman ola
Ferman ola derdime derman ola
Vur yiğidim vur ki vatan var ola

Kuşlar ölmüş karanfiller kurumuş
Sevdiğimin gözünü yaş bürümüş
Yiğitlerim pusaklanıp yürümüş
Dağlara çıkmanın tam zamanıdır

Hünkarımdan bir kutlu ferman ola
Ferman ola derdime derman ola
Vur yiğidim vur ki vatan var ola

Ağlayıp ta dizlerimi dövdüğüm
Yana yana etrafında döndüğüm
Ben gidiyorum ver elini sevdiğim
Dağlara çıkmanın tam zamanıdır

Aslan beyden bir kutlu ferman gele
Ferman gele derdime derman gele
Vur yiğidim vatan kalmasın ele.

[audio:http://www.fahrettinaksoy.com.tr/wp-content/uploads/daglara_cikmanin_tamzamani.mp3]

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var

Pazar, Ocak 24th, 2010

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yasamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol BEHRAMOGLU
(1977 Kuşatmada)

susuyorsun.. devam et…

Çarşamba, Ocak 13th, 2010

susuyorsun.. devam et…

merak edilmeyen bir yürek kaç zaman tutunabilir anıların güler yüzüne..? Tutundum, çırpındım düşmemek
için, uçurumun kıyısında bana uzanan elin yoktu, düştüm../ susuyorsun…devam et…

Bir zamanlar seni bir uçurumun kıyısından tuttuğumu ve kurtardığımı söylerdin.

Buna karşılık, ne söyleyeceğini bilemeyen bir insanın, sol yanı şenlenen kadın rolünü oynuyordum.Yaşadıklarından inatla ders almaya çalışan, her şeye rağmen sevgiye olan inancını yitirmemiş, kıyısından deli, ucundan çocuk, gözleri denize girince yeşile çalan küçük bir kadının tatlı tesellisiydi belki de güzel sözler duymak. Seni gerçekten de kurtardığıma inandırmıştın beni…
Susuyorsun… Devam et…!

Her güzel başlayan aşklar gibi şendik, heyecanlıydık, beklemedeydik. Görüşebileceğimiz zamanların ayarlamalarında, duvarlara çentik atan mahkumlar gibiydik. Korkularını ilk yenen sen oldun, sen akıttın dudaklarından “seni çok seviyorum” kelimelerini. Bense yaşadıklarını ve hatalarını tekrarlamak istemeyen ama yine de konuşmak için çıldırasıya tetikte duran telaşlı bir yürektim. Her şeye rağmen fazla bekletmedim seni. Bir gün, beklediğim ama hiç ummadığım bir anda sana boşaldı dudaklarım; ”seni seviyorum” diye…
Susuyorsun… Devam et…!

Bedenimden önce beynimi tahrik eden bir adamın şarkısını dinliyordum. Bu yüzden ilk karşılaşmamız, tedirgin iki insanın karşılaşması gibi değildi. Küçük bir otel odasındaydık. Her şeye rağmen, yaşadıklarına tez, utangaç bir profil çiziyordum, ama seni seviyordum. İlk defa sen dokundun dudaklarıma. Yüreğim yerinden çıkacak gibiydi. Yüreğim yerinden çıktı, sen yerleştirdin. Küçük bir otel odasıydı, şirindi ve belki de en güzeli pencerelerini açınca karşımızda Midilli’yi görmemizdi. Yağmur sularının ninnisinde seviştik seninle, balıkçı motorlarının makamında. Özlemlerimi koynunda uyuttum ve sabahın ışıkları vururken bedenlerimize,

uyurken seyrettiğim yüzünü yüzümde unuttum…
Susuyorsun… Devam et…!

Yazdığın kelimeleri bırak, adresime düşen yüzbinlerce cümleden hiç birine sığdıramadın beni. Yazdığın her satırda bir nehir gibi aktım bilinmezliğine. Başka bir şehirden gökyüzüne gönderdiğin sıcacık kelimeler benim şehrimin denizine düşüyordu ve ben her harfi tek tek çıkartırken derinlerden, parmaklarıma denizin değil yüreğinin mavisi bulaşıyordu. Bütün şiirlerini itinayla saklıyordum ve her aşk’da olası olan bir bitiş ertesinde kullanmak üzere, mahkeme tutanaklarına şiirlerini şahit olarak yazdırabileceğimi biliyordum. Çünkü şiirlerin çığlık çığlığa konuşuyorlardı

ve ben senin yokluğunla şiirlerinle dertleşiyordum…
Susuyorsun… Devam et…!

“Bekle” kelimesiyle bitirdiğin her cümleyi virgülle uzattım ve bekleyişlerime sığdırdım düşünü kurduğum geleceğimizi. Suskunluğu her gün daha fazla uzatıyordun ve ben tek başıma yaşıyordum, seninle beraber ellerinden tuttuğumuz ilişkimizi. Giderek uzaklaşıyordun, daha çok susuyordun ve ben bilinmezlerin ortasında senin gerçekte neyin olduğumu öğrenmeye çalışıyordum. Aylar geçiyordu, aramıyordun. Buna karşılık ben de “iyi ki sesin var yoksa bu hasret beni öldürecek” diyen adamın ölüm haberini bekliyor gibiydim. Her şeye rağmen bir şeylere sığınmak ve acılarımdan kurtulmak istiyordum. Ne zaman sana ihtiyacım olsa, “aradığınız aşk’a şu an ulaşılamıyor” diyen kadının mutlu sesi yankılanıyordu kulaklarımda. Sen sorunlarınla uğraşıyordun, bense sessizliğinle, sevdamla ve yalnızlığımla. Sevda, her şeye tek vücutmuş gibi göğüs germekti. Ben bunu biliyordum, böyle seviyordum. Sense girdiğin mağaranın içinden uzattığım yardım elini bile görmüyordun…
Susuyorsun… Devam et…!

Herkes seni soruyordu, selamını veriyordu, iletemiyordum. Hep böyle mi çalıyordu sevdanın çanları. Farklı olduğumu düşündüğün bana bile geçmişimde bıraktığım yaralı sevdalarımı anımsatıyordun. Her şeye rağmen hiçbir kötü sözü yakıştıramadım sana. Giderek çoğalan kırgınlıklarımı itinayla kapatmaya çalıştım. Bir güzel sözün yeterdi belki, bekletirdi, sesimi bile duymadın. Merak edilmeyen bir yürek kaç zaman tutunabilir anıların güler yüzüne! Tutundum, çırpındım düşmemek için.

Uçurumun kıyısında bana uzanan elin yoktu, düştüm..
Susuyorsun…Devam et…!

Bize ait bir çok düşü sen yaratmıştın ve sen yok ettin yine. Birer masal kahramanıydık ve masal olarak kaldık, ilerde çocuklara anlatılmak üzere belki de. Yaşadığım ve yaşattığım hiçbir şey için pişman değilim. Hatta bir de teşekkürüm var sana, kendimi en güzel sevilen kadın gibi hissettirdiğin için. Adı üstünde bir bekleyişti yaşadığım, belki bu da bir düştü, uyandım, baktım ki yoksun,

seni düşlerinde bıraktım…
Susuyorsun… Devam et…!

Bir aşk’a kaç aşk sığar diye soruyor bir şair. Ben aşkıma tek aşk sığdırmıştım oysa, bilmeden ismimin bile unutulduğunu. Sorulması gereken sorular tedavülden kalktı, ki zaten cevapları da sana aitti. Sana değil, seninle bir ömrün düşünü kuran kendime yakıştıramadım “hoşça kal” kelimesini. Ama sen, bedeni dar gelse de, almadan fikrimi, elbisesini diktin vedanın. Bana sadece ortada kalmamak için giymek ve gitmek düştü. Ama gitmek değil ki öfkeyle, kırgınlıklarla, acıyla. Kendi özgürlüğüm için bağışladım seni. Yine de, her şeye rağmen merak etmiyor da değilim; içindeki hangi sen gerçekte sevdi beni! Hangi sen haykırdı gökyüzüne, ”sen bende ömürlük olmalısın” diye!

Ve hangi sen bu kadar kayıtsız kalabildi yüreğini konuşturan bir kadının yüreğine!
Susuyorsun…! Devam et…!
Susuyorsun… Artık konuşma…!
Pelin ONAY